uzanıp öpsem ya seni

Benim Küçük kızım, 

Bak bir ömrün yarısını bitiriyoruz seninle. 

Ne zaman veda edeceğimizi bilmediğimiz hayat yolunda 30 yılı geride bırakıyoruz,

Ne çok ağlıyoruz seninle; acılarımıza, hatıralarımıza, sevinçlerimize, şükürlerimize ve pişmanlıklarımıza..

Bir damla yaş, her daim göz pınarlarımızın kenarında bekliyor sanki!

Ha aktı ha akacak

Çat kapı çalınması gibi kapının,

Zamansız, beklenmedik, çoğu zaman da rahatsız edici.

Benim anlaşılması zor küçük kızım, biliyorsun saatlerce aynı türküyü dinlerdik biz seninle.

Hep aynı sözünde yutkunurduk,

Devrilirdik birbirimizin üzerine,

Ve birbirimize sarılarak.

İnsanın kendini büyütmesi de ne garip şey!

Kendi içini kendine açması; kalabalık sofralarda aslında kadehini herkesle kaldırırken kendisiyle tokuşturması gibi, ne garip! 

İki yanı ağaçlarla kaplı yokuşlu yollarda, içinde tanıdığımız bir avuç insanın dahi olmadığı, parlak ışıklı caddelerinden geçerken, yapayalnız olmanın damakta bıraktığı kekremsi ama insana keyif veren o tadını aldık. 

Bir kaplumbağa gibi, çantamızı sırtımıza alıp -bazen şehirler arası bazen aynı şehrin sokakları arasında- evimizi taşıdık. Sen zannediyordun ki bu yaşlarda ev insanın olduğu yerdir. Değildi. Doyduğu yer, değildi. Sevdiklerinin olduğu yer, değildi. İnsanın evi; kendi içinde, küçük çatılı, tek bacalı, kapısı hep kendine açılan minik bir detaydı. İstersen şehrin en görkemli binalarında, en şık caddelerinde ol kendini bulamadığın hiçbir kapı senin evin değildi. Bazı anlar var, dilimize dökemiyoruz. Kimseye diyemiyoruz. Biz seninle o kadar geç barıştık ki! 30 yılımız başkalarına kendimizi anlatmakla, başkaları tarafından anlaşılmayı beklemekle geçti. Birbirine sırtını dönen ama aslında aynı yöne bakan, günün sonunda avuç içine baktığında acısını senden başka hissedebilenin olmadığını fark ediyorsun. Hayat bazen ağzına bir parmak bal çalıyor, üstüne bir kürek toprak atıyor! Bazen yalvarsan yakarsan da kimse seni duymuyor, duyan dinlemiyor, dinleyen anlamıyor. Bazen ise istemediğin şeyleri altın bir tepside sunuyorlar önüne.

Ama hatırlıyor musun Mersin'de taşıdığımız ilk  evimizin küçük bir bahçesi vardı ve biz o bahçede çamurdan evler yapardık seninle ve abimle bisiklet sürerdik yol kenarlarında ve sanki bir masaldan çıkmıştı annemizin sıcak çorbası ve baştan aşağı şefkatle dolup taşan bir baba -ki sonradan fark ettik hayatımızı değiştirdiğini-  Minnet mi? Şükür mü? Mahcubiyet mi bunun adı? 

Benim Küçük kızım, anlaşılması zor yalnızım

madem buradayım, öyleyse burada parlayayım

Sahi! Uzanıp öpsem ya seni..




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İç Konuşmaları -VII

Denize dökülen bir pınar gibi,

Visse, scrisse, amo